|
PETROL
VE ENFLASYON BASKISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ
Bu hafta enflasyon ve petrol konularına
değineceğiz. Çünkü iyi bir haberin geldiği gün olmuyor pek.
Kemal Derviş’in tsunami benzetmesiyle daha da korkutucu hale
gelen enflasyon uyarısından sonra Goldman Sach analisti Arjun
Murti petrolün 150–200 dolar bandına oturacağını söyledi. Burada
da işin korkutucu tarafı, Murti’nin 2006 yılında, petrol 60
dolarken 105 dolara çıkacak demiş olması ve bunun gerçekleşmesi.
1970 yılında petrolün varili 1,80 dolardı. Ama o zamanda doların
gerçekten karşılığı vardı. Skandallar Başkanı Nixon daha doların
altına olan bağımlılığını kaldırmamıştı. Çok değil bundan iki
yıl önce Murti dışında hiç kimse 100 doların üstünü göreceğimizi
tahmin edemiyordu. Daha doğrusu bu rakamların gerçekleşmesi
halinde her şeyin toz duman olacağını söyleyenler çoğunluktaydı.
Yaşadığımız küresel durgunluğun sorumlusu petrol fiyatları
değil, petrol sadece bir sonuç. 1980 yılında Irak-İran savaşı
bahanesiyle petrol fiyatları 30 doların üzerine çıkmıştı ama o
zaman başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin petrole
bağımlılığı bugünkünden daha fazlaydı. Mankiw, ABD ekonomisinin
enerjiye olan bağımlılığının 1980 yılından beri yarı yarıya
düştüğünü söylüyor. Çünkü Askeri ve Sanayi Kompleks, hizmetler
ve bilişim sektörlerine yerini bırakıyor. İşte burada Murti’nin
niye çok rahat petrol fiyatları 200 doları bulur dediğini
anlayabiliyoruz. Çünkü 200 dolarlık bir petrol fiyatı, ABD
ekonomisine, 1980 yılındaki 30 dolar kadar etki yapmayacak.
Aslında azgelişmiş ekonomilerin de petrole
olan bağımlılıklarının, gelişmiş ekonomiler kadar olmasa bile,
azaldığı bir gerçek. Türkiye’nin petrole olan göreli bağımlığı
azalıyor ancak enerjiye olan bağımlılığı artıyor. Dolayısıyla
Türkiye ekonomisinin, tıpkı ABD ekonomisi gibi, petrol
fiyatlarındaki artıştan 80’li yıllardaki kadar etkilenmemesi
gerekir. Ancak burada bizim için sorun enerji faturası. Ham
petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık bir artışın Türkiye’ye etkisi
ortalama 200 milyon dolar olurken, bu artışın enerji ürünlerine
toplam etkisi 500 milyon doları geçiyor. Petrol fiyatlarındaki 1
dolarlık artışın cari açığı 350 milyon dolar arttırdığı da
hesaplanmış.
Şimdi petrol fiyatlarının Çin ve Hindistan
gibi ülkelerin orta sınıfının otomobil ve motorlu araç talebine
bağlı olarak daha da yükseleceği iddiaları da ortaya atılıyor.
Bu yaklaşımlar gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü Çin ve Hindistan
verimliliklerini, özellikle teknolojik verimliklerini
artırıyorlar. Dolayısıyla verimlilik artışı enerji bağımlılığını
bu ülkelerde düşürüyor. Mesela ABD’nin petrole olan göreli
bağımlılığı ekonomideki yapısal değişimlerin sonucu düşerken,
Çin’in göreli bağımlığındaki düşüş, verimlilik artışı kaynaklı
oluyor.
Ancak Türkiye, emek verimliliğine dayalı
bir çizgi izleyip teknoloji verimliliğini artırmadığı için,
ekonomide, dünyanın izlediği yapısal değişimi takip etse bile,
enerji bağımlılığı azalmıyor, artıyor.
Türkiye’de 1980–2002 döneminde imalat
sanayi genelinde ortalama teknoloji artış hızı yüzde 3’tür. Yani
karşımızda çok çalışıp az katma değer üreten, gereğinden fazla
ve verimsiz enerji kullanan, dolayısıyla enerjiye bağımlı bir
ekonomi var. Çin ve Hindistan büyüyor ama onların büyümesi ile
teknoloji artış hızları neredeyse eşit. Dolayısıyla enerjiye
göreli bağımlılıkları da azalıyor. Çin, ABD ve Japonya’dan sonra
dünyada araştırma ve geliştirmeye en çok kaynak ayıran ülke
konumunda. Çin’in bu amaçla ayırdığı kaynak miktarı GSYH’sinin
yüzde1.4 dolayında.
Sonuç: 1) Artık enflasyonun tek ilacı
teknoloji verimliliğine bağlı üretim artışı. 2) Petrol fiyatları
artabilir, sizde petrol üreticisi olmayabilirsiniz; burada
yapılması gereken enerji verimliliğinizi artırıp enerji
bağımlılığını azaltmak olmalıdır.
Peki, önümüzdeki günlerde petrol fiyatları
ve enflasyon artacak mı, nereye kadar?
ENFLASYON NE ZAMAN ARTAR?
Tabii bu sorunun yanıtında en önemli
referans Merkez Bankası’nın son enflasyon raporu. Merkez
Bankası’nın iki senaryosu var. Biri iyimser diğeri kötümser.
Kötümser senaryoda gıda fiyat enflasyonun 2008, 2009, 2010
yıllarında yüzde 17, 11 ve 10 olarak gerçekleşeceği, petrol
fiyatlarının 2009 sonunda 150 dolara çıkacağı varsayılıyor.
Burada Merkez Bankası, kısa vadeli faizleri kademeli olarak
artırıyor ama 2009 sonunda petrol fiyatı ve enflasyon
öngörüsünde bulunurken faiz oranı konusunda bir şey söylemiyor.
Aynı şekilde iyimser senaryoda da gıda fiyatları enflasyonu,
2008, 2009 ve 2010 da sırasıyla 9, 5, 4 olarak gerçekleşeceği ve
petrol fiyatlarının 2009 sonunda 85 dolara ineceği varsayılıyor.
Burada Merkez Bankası ilk aylarda sınırlı olsa da faizleri
artırıyor ancak 2008 son çeyreğinden itibaren kademeli olarak
indiriyor. Bu durumda enflasyon ancak 2010 yılının sonunda yüzde
4 hedefine varıyor.
Merkez Bankası yakında
faiz artıracak
Şimdi buradan yalnızca Merkez Bankası’nın
önümüzdeki günlerde mutlaka faiz artıracağı ortaya çıkıyor.
Merkez Bankası’nın senaryolarında siyasi
riskler yok. Dolayısıyla kötümser senaryo bile biraz “iyimser.”
Burada Türkiye için iki önemli risk var. Biri cari açık riski
diğeri de AKP’nin ya kapatılarak ya da sıkıştırılarak
Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ve AB sürecinden koparılarak
bir ara dönem yaşaması.
Zaten cari açıkla, siyasi olarak içe
kapanma birbirini besleyen şeyler.
Türkiye 1966–73 arasında ithal ikameci,
kendine yeterli (ekonomik olarak tam bağımsız(!)) politika
uygulamış. Şimdiki dış ticaret açığımızın kökeni de burada.
Tüketim mallarını içerde yapmışız. (Eğri büğrü plastik eşyalar,
teneke otomobiller olarak) Ama ara malı hatta dayanıklı tüketim
malı ikamesini bile becerememişiz. Ara ve sermaye malları
ithaline dayalı bir ekonomi kurguluyorsanız doğal kaynaklarınız
ve bunları değerlendirecek güçlü bir siyasi yapınız olması
lazım. Bu olmayınca batarsınız. Türkiye’de de bu olmuş.
Dünya 1973’te krize girerken Türkiye bir
iç savaşa doğru yol almaya başlamıştı. Umarım yine böyle olmaz.
Türkiye, dünyadaki krizlerden dünyadan
koptukça daha çok etkilenmiş. Örneğin 1981–88 arası Türkiye’nin
enflasyon ortalaması hem gelişmiş hem de gelişmekte olan
ülkelerden yüksek. Yüzde 43,3 enflasyon oranımız var bu dönemde.
Yine 1989–94 arası dünya enflasyonu artmış ama bizimki herkesten
çok artmış. Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon yüzde 60’ın
üzerine çıkmış ama bizim ortalamamız yüzde yetmişin üzerinde.
Ancak 1995–2001 arası dünya kendisini toparlamış enflasyon
oranları çok hızlı düşmüş ama Türkiye’de, aynı dönemde, artmış.
Gelişmekte olan ülkeler enflasyonlarını yüzde 60’lardan yüzde
8–9 lara indirmişler; Türkiye yüzde 73,4 e çıkarmış. O yılları
hatırlayalım; 28 Şubat, Susurluk, çeteler, savaş ve caddelerde
tank yılları. Yine o yıllarda Türkiye ekonomisi giderek
verimsizleşmiş ve tam bir yağma ekonomisine dönüşmüş. 1990–2000
arası Türkiye’nin her 8 birimlik yatırımı ancak 1 birim büyüme
sağlarken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran 6 da 1 olarak
gerçekleşmiş. Bugün küresel krizden bu grup daha az etkileniyor.
Yani daha az yatırımla, daha kısa zamanda, daha çok büyüme
sağlıyorlar. Dolayısıyla bu ülkelerin cari açık gibi bir
sorunları da yok. Dün borç batağında gezinen Latin Amerika’nın
bugün birçok ülkesinde sol iktidarlar bir “geçiş”ekonomisi
uygulayarak demokrasiye ve refaha adım atıyorlar.
Sonuç: Enflasyon denilen şey bir gelir
aktarım mekanizmasıdır ve gelişmemiş ekonomilerin hastalığıdır.
Dünyada enflasyon artıyor kaçınılmaz olarak bizde de artacak
diye bir şey yok. Türkiye demokrasiden uzaklaştıkça enflasyonu
artacaktır. O zaman iki önemli sonuca varıyoruz: 1) Artık
enflasyonun tek ilacı teknoloji verimliliğine bağlı üretim
artışı. 2) Petrol fiyatları artabilir, sizde petrol üreticisi
olmayabilirsiniz; burada yapılması gereken enerji
verimliliğinizi artırıp enerji bağımlılığını azaltmak olmalıdır.
Kısa kaynakça:
1)
TCMB Enflasyon Raporu; Nisan 2008
2)
Ekonomiturk blog Tuğrul Gürgür yazı arşivi.
3)
Greg Mankiw’s Blog
4)
www.blomberg.com
|